YAŞAM, BİLGİ VE DİL FELSEFESİ

YAŞAM, BİLGİ VE DİL FELSEFESİ

Hüseyin Güvendir

Bu hafta içinde, değerli dostum felsefeci ve yazar Mehmet Akkaya’nın konuşmacı olduğu bir konferansa katıldım. Konu genel çerçevede dil felsefesi ve dilbilimdi. Dil felsefesi, bildiğim kadarıyla Akkaya’nın uzmanlık alanı. Başlı başına dil felsefesinin yapıldığı bir de kitabı bulunuyor (Belge Yayınları, 2018). Toplantı, 26.03.2016 tarihinde Ataköy Gazi Sitesi Taşlık Sahaf Cafe’de (Bakırköy) yapıldı. Burası pek çok entelektüelin gelip konuşma yaptığı bir cafe. Dinleyicileri de öyle. Organize edenlerle tanıştım ve ortama dair bilgiler de aldım. Özkan bey ve Saadet hanım çekip çeviriyor göründüğü kadarıyla. Bu haber yorum yazısında meraklıları için sunumun içeriğine ilişkin biraz bilgi paylaşmak istiyorum.

Mehmet Akkaya, klasik bir sunum yapmadı, konuya ilişkin detay denilebilecek bilgilendirme yolunu da izlemedi. Dil felsefesine ilişkin konuştuklarını, kah karşılaştırmalı, kah dönemlemeli, kah eleştirel tarzda sunma yolunu izledi, yorumlar yaptı, egemen dil anlayışına itirazlarda bulundu, şerhler düştü. Bir Platon’a gidiyor, bir Saussure’e geliyor, oradan Ortaçağ’a yöneliyor. Yeniden Antikçağ ve sonra günümüze geliyordu. Neredeyse imkansız gibi görünen kişi, kavram ve tezleri ustalıkla birbirine bağlaması sanırım izleyicilerin de dikkatini çekmiştir.

Dil Felsefesinde/Dilbilimde

Özdeşlik ve Farklılık Teorileri

Kendine özgü tezler ileri süren konuşmacı dil felsefesinde olduğunu ileri sürdüğü “özdeşlik teorisi” ile “farklılık teorisi”ni birbiriyle karşılaştırdı. Ona göre Antik Yunan’ın büyük düşünürleri sözcüklerin, adların, dolayısıyla dilin olguları yansıttığını ileri sürmüştür. Yani temsil eden ad, temsil edilen ile özdeştir (Platon). Akkaya, bunu yaratıcı bulmakla birlikte eleştirdi. Ona göre yapısalcı dilbilim ise adlar ile olgular arasındaki ilişkinin zorunlu olmadığına ve tersine keyfi olduğuna inanmaktadır. Konuşmacı buna da farklılık teorisi adını veriyor (Saussure).

Akkaya, felsefe disiplinleri içinde en zor ve karmaşık olan disiplinin dil felsefesi olduğunu söyledikten sonra, konuya psikolojinin, sosyolojinin, nörolojinin ve antropolojinin hatta iktisat ve fiziğin bile dahil olduğunu ileri sürdü. Ona göre dil ile sosyal yaşam ve ekonomik ilişkiler arasında sıkı bir bağ var. Dil basitçe Allah vergisi olmadığı gibi insanın özünden veya dil yetisinin bir sonucu olarak da ortaya çıkmış olamaz. Bu açıdan Chomski’nin “doğuştan dil yetisi”ne sahip olduğumuz biçimindeki tezini de biraz abartılı buldu. Chomski’nin sosyalist ve anarşist olmasına rağmen muhafazakar kesimlerce de ilgi görmesi bu nedenledir, dedi.

Yanlışlık Dilde Değil Yaşamdadır

Mehmet hocaya göre dilin ortaya çıkmasını ve gelişmesini, üretimin yapısı, üretimin düzeyi belirlemiştir. Bu durum bugün için de geçerlidir. Ekonomisi güçlü olan toplumların dildeki hakimiyeti çok belirgindir. Akkaya açısından emperyalizm de dil üzerinde bir baskı aracı durumundadır. Ekonomisi ileri olan ülkelerin dilleri, bizim gibi toplumlarda etkili oluyor ve sözcük dağarcığı yanında gramer yapısını bile bozarak yozlaştırma etkisi yapıyor. Dolayısıyla dilin varlığı, bir kez daha insanların tek tek dil anlayışı ya da duyarlılığıyla değil ekonomik ilişkilere bağlanmış oluyor.

Akkaya’ya göre dil yanlışı olmaz. Yanlışlık üretim ilişkilerinin ters ve yanlış durmasındadır. Üreten işçi, ürettiğinin sahibi olamıyor ve bir emekçi çalışıp sömürüldüğü fabrikaya “bizim fabrika” diyebiliyorsa yanlışlık buradadır. Dolayısıyla yanlışlık dilde değil yaşamın kendisindedir. Yanlış olan kapitalist sistemin doğasıdır. Dili düzeltmek için kapitalizmden kurtulmak gerekir. Aksi halde, dili düzelterek, dünyanın düzeleceğini sanmak, büyük bir yanlış ve yanılgı olur, saflık olur. Bu yüzden Akkaya, dile vurgu yapılmasının da sorunlu olduğunu ve sosyal gerçeklerden kaçmak anlamına geldiğini söyledi. Bu nedenle eleştiriler de aldı.

Aslolanın dil ve dil bilinci olduğunu söyleyenler de itirazlarını ve gerekçelerini belirttiler. Dili özenli kullanmak gerektiğine Akkaya da inanıyor. Fakat dilde katı, değişmez kurallar olduğuna inanmanın sorunlu, asıl yanlışın bu olduğunu söylüyor. Ona göre bugün postmodernler, gerçekleri, yaşamın sorunlarını, savaş ve sömürüyü konu etmek yerine dil ve dille ilgili meseleleri felsefenin gündemine taşıyarak adeta felsefe yapmaktan kaçıyorlar. Ülkemizde son yıllarda kafayı dile takanlar da bir nevi postmodern anlayışlardan etkilendikleri için bunu yapıyorlar.

Ortaçağ’da Dil Felsefesi

Ortaçağ felsefesi de dil ile ilgilenmiştir. İlginç örnekler verdi Akkaya. Mesela Ortaçağ’da üç tane sanat var: Gramer, mantık, retorik. İlkinde güzel yazılmasının koşulları konu ediliyor. İkincisine diyalektik de deniliyor ve güzel düşünmeyle ilgisi kuruluyor. Retorik denilince de güzel konuşma anlaşılıyor. Felsefece de daha ilginç bir tartışmadan söz edildi. Ortaçağ’da üç ekol var, diyor Akkaya. Birincisi realistler. Bunlar tıpkı Platon gibi adların sözcükleri yansıttığı iddiasındalar. Mesela Anselmus bunlardan birisi. Yani kavram gerçekçisi, varlığın değil de onu temsil eden kavramın gerçek olduğunu ileri sürüyor.

İkincisi nominalistler de denilen ekol. Bunlar da adlar ile varlıklar arasındaki ilişkinin keyfi olduğuna inanıyor. Abelardüs, bilinen en önemli temsilcisidir. “Nom” Fransızca ad demektir, nominalizm oradan geliyor. Adcı da denilebilir bunlara. Üçüncü ekole ise kavramcılar ya da konseptüalistler denilmektedir. Aristoteles’e yakın bir anlayıştır. İki ekolün arasında duruyor. William Ockhamlı, bu ekolün temsilcilerinden birisi.

Dil Felsefesi ve Ulusal Sorun

Dilde Devrim Olmaz

Sunumda ulusal sorun ve dil ilişkisi üstünde de duruldu. SSCB’deki gelişmeler Moskova, Prag dil çevreleri ile Stalin arasındaki dil tartışmaları konu edildi. Akkaya’ya göre Herder gibi Alman filozofları dil üzerinde dururken Alman ulusuna bir temel aradılar. OttoBauer de halkın ruhsallığından söz etmişti. Kaustky ise topluluğun ulus olabilmesi için coğrafya ve ekonomi kategorisine vurgu yapmıştı. Stalin tüm bunları bir araya getirerek ulus kriteri oluşturdu. Aynı tartışmada dilin üstyapı kurumu olup olmadığı da konuşuldu. Stalin dilin üstyapı kurumu olmadığını söylüyor. Stalin’e göre “proletarya grameri” veya “burjuva grameri” olmaz.

Dolayısıyla dil ulus devletler için vazgeçilmez olmuştur. Akkaya’ya göre bizim tarihimize de dil, cumhuriyet yıllarında girdi. Aynı nedenlerle. Akkaya “dilde devrim olmaz” deyince de itirazlar geldi kendisine. Dil elbette dinamik bir yapı; değişir, dönüşür; ama bunlar kısa sürelerde olmaz. Akkaya itirazlara yanıt verirken, devrim dilde değil yaşamda olur, dedi. Devrimin olması için de yeterli sebeplerin varlığı gerekir. Akkaya’ya bakılırsa “dil devrimi” ifadesinin kendisi yanlıştır, ideolojik manipülasyondur. Yaşam-devrim ilişkisini reddedip dil limanına sığınmaktır.

Dil, Üretimi ve Toplumu Gerektirir

Dilin, düşünce ve varlıkla da ilişkisi kuruldu. Akkaya, dilin düşünceyi karşıladığına bir ölçüde katılıyor; ama dilin varlığı yansıttığını sorunlu bir görüş olarak anıyor. Dil felsefesinin tarihi ve genel olarak düşünce tarihinin de Gorgias’ıyanlışlandığı inancında konuşmacı. Çünkü Gorgias, varlık yoktur, olsa da bilemeyiz, bilsek de –dil yoluyla- başkalarına anlatamayız demişti. Gorgias’ın bu açıklaması adeta felsefe tarihinin yol haritası olmuştur. Antikçağ’da varlık felsefesi ön planda oldu. Ortaçağ’da da bu durum sürdü. Yeniçağ’da bilgi felsefesi, yakın zamanlarda da dil felsefesini görüyoruz.

Mehmet hoca ise son iki yüzyıllık süreçte asıl olarak Hegelci ve Marksçı felsefelerin geçerli olduğunu söylüyor. Yani diyalektik felsefelerle analitik felsefeler çatışma halindedir. Akkaya, diyalektik felsefecilerin izini sürdüğünü de söyledi. Gerçi Marx ile Engels doğrudan dil felsefesi kitabı yazmamışlar. Ama yine Akkaya’nın demesine bakılırsa bu konuya ışık tutacak sözler ve açıklamalar yapmışlar. Onlar dilin bilinç kadar eski olduğuna inanıyor. Dil ile üretim ve toplum arasında doğrudan ilişki kuruyorlar. Mesela Marx, RobinsonCrouse tipini eleştirmiştir. Çünkü tek başına insan, insan olamaz, üretim yapamaz, dili de inşa edemez.

Wittgenstein’in Dil Kuramları

Felsefeyi Dil Değil İnsan Yapar

Yeniçağ’daGalilei, Descartes, Leibniz ve Spinoza türünden filozoflar da ortak bir dil aradılar. Geometrinin ve matematiğin dilinin geçerli dil olabilmesi için kafa yordular. Wittgenstein’in de matematikçi olduğu hatırlatıldı ve onun da dilde, dünyada “sınır” kavramını kullandığı için Akkaya tarafından eleştirildiği görüldü. Wittgenstein “dilimin sınırları, dünyanın sınırlarıdır” demişti. Akkaya için dünyada da dilde de sınır olmaz. Wittgenstein’in ikinci dönemde ortaya konulan “oyun kuramı” ve “resim kuramı” da konuşuldu. Akkaya’ya göre oyun kuramı ufuk açıcı olsa da “dili öğrenmeyi nasıl öğreniyoruz” sorusu henüz derinlemesine yanıtlanmış bir soru değil. Resim kuramının ise daha işlevsel olduğu hatırlatıldı. Bir cümle düzgün resim/fotoğraf veriyorsa o cümle doğrudur.

“Türkçe, felsefe yapmak için elverişli bir dil midir?” Bu soru da konferansın konusu içine dahil edilmişti. Akkaya’ya bakılırsa felsefeyi dil yapmıyor, insanlar, özneler yapıyor. Felsefe yapmak için sosyal ve tarihi koşulların uygun olması gerekir. Felsefenin, yapıldığı dille ilgisi son derece sınırlıdır. İletişime ve karşılıklı uzlaşıma imkan veren her dilde felsefe yapılabilir. Almanca, Fransızca, Türkçe, Kürtçe fark etmez. Diller arasında üstünlük derecesi de yoktur. Sorular ve eleştiriler içinde dile getirilen, Doğu’nun gelişmemesinin Arapça dili ile ilgisinde de aynı şeyler söylendi. Gelişme dilden hareketle olmaz, sosyal ve ekonomik ilişkiler üzerinden olur. Ekonomik ve sosyal açıdan zenginlik dili de zenginleştirir.

Alman Felsefesi ve Almanca

Bir başka tartışmacı da Alman felsefesinin güçlü olduğunu ve bunun da Almanca dilinin derin felsefi mantığından kaynaklandığını ileri sürünce Akkaya buna da katılmadığını söyledi. Şöyle konuştu: “Alman felsefesinin güçlü olduğu doğrudur. Leibniz, Kant, Fichte, Schelling, Hegel, Marx, Engels, Nietzsche, Husserl, Heidegger gibi büyük filozoflar buradan çıkmıştır. Ama bunun nedeni dil değildir, sosyal ve tarihsel yapılardır.” Türkiye’de dil felsefesinden de söz edildi. Mehmet hoca, Nermi Uygur’un dil anlayışını özetledi. Worf-Sapir kuramına benzediğini, dilin kültürü ve felsefeyi yansıttığına işaret etti. Yazar kitaplarını da imzaladı.

yasam,-bilgi-ve-dil-felsefesi-(4).jpgyasam,-bilgi-ve-dil-felsefesi-(5).jpgyasam,-bilgi-ve-dil-felsefesi-(3).jpgyasam,-bilgi-ve-dil-felsefesi-(1).jpg

Kaynak: YAŞAM, BİLGİ VE DİL FELSEFESİ

tacettin semih

Read Previous

Settar Kaya’dan “Gizli İttifak” İtirafı

Read Next

Bir Kanser Haftası Daha Geçerken…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir